
Orta Doğu’da artan gerilim Türkiye’nin de gündeminde. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ve İran’ın misillemeleriyle bölgede tansiyon yükselirken, Ankara gelişmeleri yakından takip ediyor. Bu kapsamda Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’nda milletvekillerine kapsamlı bir bilgilendirme yapacak.
Türkiye'ye asit yağmuru mu yağacak? Orhan Şen'in Türkiye için dikkat çektiği gün
"EN AĞIR BEDEL SİVİLLER TARAFINDAN ÖDENMEKTEDİR"
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, oturumun açılışında konuştu. Kurtulmuş'un açıklamalarından öne çıkan satır başları şöyle;
"Açık söylemek gerekirse bugün yaşananlar sistemin hukukla değil kuvvetle tanımlandığını göstermektedir. Bir başka ifadeyle, dünya siyaseti giderek orman kanunlarının belirleyici olduğu bir zamana doğru sürüklenmektedir. Uzun yıllar boyunca dünya kamuoyuna kurallara dayalı uluslararası düzen olarak savunulan çerçevenin bugün ciddi bir meşruiyet ve işlev kaybına uğradığı görülmektedir.
"KURUMLARIN TESİRİ SIFIRA İNMİŞTİR"
Kurumlar vardır fakat tesirleri neredeyse sınıf sıfıra inmiştir. Kurallar vardır fakat güçlüğe karşı işletilememektedir. Kavramlar vardır içleri boşaltılmıştır. Bu sebeple bugün yaşanan gelişmeler geçici bir kriz olarak asla değerlendirilemez. Açıkça ifade etmek gerekir ki Uluslararası Sistem niteliği ve işleyişi bakımından ağır bir çözülme sürecine girmiştir. Hukukun yerine kuvvetin, ilkenin yerine keyfiliğin, müşterek vicdanın yerini stratejik hesapların aldığı ortam oluşmaktadır.
"GAZZE'NİN ACISIYLA, İRAN'IN ACISI ARASINDA BİR FARK YOKTUR"
Böylesi zamanlarda en ağır bedel her zaman olduğu gibi siviller tarafından ödenmektedir. Gazze'de devam eden katliamların, açlığın, kuşatmanın ve sistematik yıkımın yol açtığı insani felaket tüm ağırlığıyla sürerken şimdi İran'da hayatını kaybeden sivillerin acısı ile Lübnan'da derinleşen kayıplar büyük trajedinin yeni halkaları olarak önümüzde durmaktadır. Gazze'de toprağa düşen masumların acısıyla, İran'da hayatını kaybeden insanların acısı arasında bir fark yoktur. Her biri aynı hoyratlığın, pervasızlığın ve hukuk tanımaz zihniyetin birbirine eklenen neticeleridir. Gazze'de çocukların acısına İran'da okulda katledilen çocukların acısı eklenmiştir.
Bölgemize dair yapılan değerlendirmelerde mevcut tablonun parçalar halinde değil, bütünlük içerisinde ele alınması gereklidir. Gazze'de yaşananları Suriye'den, Suriye'de yaşananları İran'dan bağımsız, İran'da yaşananları Lübnan'dan kopuk, Lübnan'daki sarsıntıyı da Yemen'den, Somali'den ve hatta bölgesel güvenlik denkleminden ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Bizim medeniyet birikimimiz, tarih şuurumuz ve millet vasfımız zulüm karşısında sözü eğip bükmeyi değil, hakkı açık biçimde ifade etmeyi gerekli kılar.
"TÜRKİYE CUMHURİYETİ BÖYLE ZAMANLARDA SUSAMAZ"
Zalime zalim demek, haksıza haksız demek ve saldırgana saldırgan demek ahlaki berraklığın ifadesidir. Asıl böyle dönemlerde konuşmak vicdani bir sorumluluktur. Suskunluk sadece tarafsızlık gibi gösterilmek istense de nice zaman suskunluk zulmün en konforlu sığınağına dönüşmektedir. Türkiye Cumhuriyeti böyle zamanlarda susamaz, gazi meclisimiz böyle zamanlarda susamaz.
Değerli milletvekilleri, bugün İsrail yönetiminin izlediği saldırgan çizginin bölgesel gerilimin en belirleyici unsuru olduğu açıktır. Gazze'de yaşanan insanlık dışı tablo sıradan bir askeri operasyon yahu güvenlik tedbiri olarak izah edilemeyecek seviyeye çoktan ulaşmıştır. Sivil hayatı doğrudan hedef alan, açlığı bir baskı aracına dönüştüren, insani yardımı engelleyen ve tüm bunları güvenlik gerekçeleriyle perdelemeye çalışan anlayış, insanlığın müşterek hukuk ve vicdan zeminini tahrip etmiştir.
"SALDIRILAR DERHAL DURDURULMALI"
Bu bakımdan, gördüğümüz tablo, soykırım siyasetinin son derece ağır ve vahim bir safhaya ulaştığını göstermektedir. Şimdi de bu tehlikeli siyasetin Amerika Birleşik Devletleri'ni de doğrudan savaşın içine çeken yeni bir boyut kazanmış olması, bölgesel ve küresel ölçekte çok daha büyük felaketlerin habercisi olabilecek mahiyettedir. Böyle bir sürüklenmenin doğuracağı neticeler bölgedeki ülkeler ile asla sınırlı kalmayacaktır. Enerji güvenliğinden ticaret yollarına, göç hareketlerinden toplumsal ve ekonomik istikrara kadar pek çok başlıkta yeni kırılmaların ortaya çıkması kaçınılmaz hale gelecektir.Ateşin büyümesi onu uzaktan izleyenleri de bir gün gelir içine çeker. Bu sebeple saldırıların derhal durdurulması ve çatışmanın daha geniş bir felakete dönüşmesinin engellenmesi bugün herkes için bir zorunluluktur.
Türkiye'nin son günlerde ortaya koyduğu yoğun diplomasi trafiğini tam da bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Ülkemiz, bölgesel hadiseleri güç dengesi bakımından değil, insani, hukuki ve siyasi sonuçları itibariyle gündeme almaktadır. Devletimiz, ilgili tüm kurum kuruluşlarıyla ilkeli, serinkanlı, sonuç almaya dönük ve hakkaniyeti esas alan bir toplumsal anlayışla, diplomasi anlayışıyla hareket etmektedir. Bu anlayış, savaşın diliyle konuşmadan kararlılık gösterebilen ve gerilimi tırmandırmadan adaleti talep edebilen aklın tezahürüdür. Bugün bölgemizde en çok ihtiyaç duyulan da budur.
Muhataplarıyla konuşabilen, riskleri görebilen, savaşı normalleştirmeyen ve bölgede sükuneti tesis etmeye çalışan tutumumuz ülkemizin çözüme en önemli stratejik katkılarından biridir. Sayın Cumhurbaşkanımızın ve devlet kurumlarımızın sürdürdüğü yoğun diplomatik temaslar bu çerçevede son derece anlamlı ve kıymetlidir.
Komşuluk ve kardeşlik hukukuna zarar verecek ve bölgedeki halklar arasına güvensizlik duvarları örecek yanlış hesabın parçası olmayacağımız gibi böyle hesaplara kayıtsız kalmayacağımızı da açıkça ifade ediyoruz. Dostluğun kıymetini bilen fakat milli güvenlik hassasiyetini ve egemenlik haklarını da aynı açıklıkla koruyan bir çizgiyi savunuyoruz. Barış için en ileri çabayı gösterirken kendi güvenliğimiz, sınırlarımızın emniyeti ve milletimizin huzuru konusunda tereddüt göstermeyecek kudrete, iradeye, dirayete ve tecrübeye sahibiz.
"TERÖRSÜZ TÜRKİYE SÜRECİNİN AKAMETE UĞRATILMASINA DA ASLA MÜSAADE EDİLMEYECEKTİR"
Burada özellikle ifade etmek isterim ki, bölgemizde yaşanan her sarsıntının terör örgütleri ve vekalet unsurları eliyle yeni bir istikrarsızlık zeminine dönüştürülmesine ve terörsüz Türkiye sürecinin akamete uğratılmasına da asla müsaade edilmeyecektir. Kardeşi kardeşe kırdırmaya, bölgedeki halkları karşı karşıya getirmeye ve ülkeleri içeriden zayıflatmaya dönük hiçbir girişime de izin verilmeyecektir. Hem kendi güvenliğimiz hem de bölgemizin huzuru bakımından bu tür hesapların karşısında durmaya devam edeceğiz. Diplomatik altyapımız ve bölgesel temaslarımızla hadiseleri çok boyutlu biçimde değerlendirirken gereken tedbirleri zamanında alan ve barışı savunurken caydırıcılığı da muhafaza eden bir ülke olarak hareket etmeye devam edeceğiz.
Ayrıca hepimiz biliyoruz ki son dönemde İran'a saldırılar için ortaya atılan gerekçelerin önemli bir bölümü, dünya kamuoyunun hafızasında canlı hatıraları gündeme getirmektedir. Nükleer silah tehdidi bahanesiyle yürütülen provokasyon, daha önce başka coğrafyalarda da kullanılmış, sonrasında algı operasyonlarının bir sonucu olduğu ortaya çıkmıştı. Irak örneği hala hafızalarımızdadır. Kitle imha silahları iddiasıyla başlatılan müdahalenin nasıl büyük bir yıkım, parçalanma ve istikrarsızlık ürettiği bugün herkesin malumudur. Dolayısıyla bir ülkeye yönelik güç kullanımını meşrulaştırmak için bu tür söylemlerin tekrar devreye sokulması, uluslararası toplumu ikna etmekten ziyade geçmişin yanlışlarını yeniden üretmektedir. Oysa gerçek bir müzakere zemini kurulduğunda denetim, şeffaflık ve karşılıklı güven artırıcı adımlar silahlardan arındırma yönünde ilerleme sağlanması bakımından fevkalade önemlidir.
İşte diplomasi bunun için vardır. İşte bugün dünya kamuoyunun görmesi gereken temel mesele de budur. Diplomasi yürürlükteyken saldırının devreye sokulması niyetin barış değil yıkım olduğunun açık bir göstergesidir. Böyle bir yaklaşım bundan sonra kurulacak her türlü müzakere zemininin güvenilirliğini de zedelemektedir. Bugün uluslararası sistemde yaşanan aşınma, fiili çatışmalarla da sınırlı değildir.
Uluslararası sistemde gerçek bir sistem sorunuyla karşı karşıyayız. Kavramlar üzerinde de ciddi bir tahribat yapılmaktadır. Ateşkes denilmekte, fakat bombardıman sürdürülmektedir. Barış denilmekte, ama abluka derinleştirilmektedir. Güvenlik denilmekte, fakat siviller hedef alınmaktadır. İnsani hassasiyetler denilmekte, yardımlar engellenmektedir. Bu durum açıkçası siyasi manipülasyon düzenidir. İlkelere dayalı düzenin zayıfladığı yerde savaş ile saldırı, savunma ile yayılmacılık, güvenlik ile tahakküm arasındaki sınırlar bilinçli bir şekilde muğlak hale getirilmektedir. Böyle bir ortamda barışın tesisi de, ateşkesin inşası da elbette zorlaşmaktadır. Hukuki ve ahlaki referanslar aşındırıldığında geriye sadece güç ilişkileri kalmaktadır. Dünya kamuoyunun kaostan kurtulmamasını isteyenler bu belirsizlikten ve kavramsal kargaşadan beslenmektedirler. Meselelerin çözümsüz kalması bazı çevreler için stratejik bir araç haline getirilmiştir.
Değerli milletvekili arkadaşlarım bir tarafta bölge ülkelerinin egemenliğini ihlal edilirken diğer tarafta bu ihlallerin üstünü örten açıklamalar yapılması dünya kamuoyunda derin bir güven bunalımına yol açmaktadır. Siyasi tutarsızlığın ötesinde burada ciddi bir ahlaki çifte standart olduğunu da altını çizmek isterim. Ayrıca son günlerde kamuoyuna yansıyan bazı görüntüler ve söylemler meselenin güvenlik eksenli bir kriz olmadığını, ideolojik ve fanatik bir zeminden kaynaklandığını da göstermektedir. Ofis ortamında dini çağrışımlı dualar eşliğinde savaş siyasetine destek verilmesi, aklı ve hukuku geri plana iten çok tehlikeli bir istikameti işaret etmektedir. Sağduyunun yerine taşkınlığın, hukukun yerini kutsanmış şiddet anlayışının almaya başladığı bir atmosferde bölgemizin selamete kavuşması da zorlaşmaktadır. Bu çerçevede asıl sorunun bugün İsrail yönetimini elinde bulunduran saldırgan ve hukuk tanımaz siyonist anlayış ve onun destekçileri olduğunu vurgulamak istedim. Değişmesi gereken budur. Savaş suçlarının gölgesinde hareket eden, bölgeyi ateşe atan, hukuk-vicdan sınırlarını hiçe sayan yönetim anlayışının sürdürülemez olduğu artık herkes tarafından görülmüştür.
Netanyahu'ya ikinci Davut rolü biçmeye çalışanların aslında insanlığa ikinci bir Hitler karanlığını körükleyen bir barbarlık ürettiklerini görmelerini isteriz. Tarihten ibret almayanlar tarihin en ağır hükümleriyle yüzleşmek zorundadır. Bizim tenkidimiz herhangi bir halka değil, soykırıma varan suçlara yöneliktir. Bizim itirazımız saldırganlığa ve işgali meşrulaştıran siyasi fanatizmedir. Bizim karşı çıktığımız devlet gücünden sınırsız bir yıkım yetkisinin, devlet gücünün, sınırsız bir yıkım yetkisine dönüştürülmesidir. Bu ayrımları korumak hem siyasi hem ahlaki bakımdan vazifemizdir.
Kapalı oturumda Dışişleri Bakanımız Sayın Hakan Fidan ile Milli Savunma Bakanımız Sayın Yaşar Güler, milletvekillerimize ayrıntılı değerlendirmelerde bulunacaktır. Bu vesileyle yürüttükleri temaslar, yaptıkları hazırlıklar ve genel kurulumuzu bilgilendirmek üzere burada bulunmaları dolayısıyla kendilerine teşekkür ediyorum. Şüphesiz ki güvenlik, diplomasi, bölgesel dengeler ve muhtemel gelişmelere ilişkin daha kapsamlı bilgiler paylaşılacaktır. Bu safhada ifade etmek isterim ki önümüzde duran mesele insanlığın hangi ilkeler etrafında yeniden toparlanacağı bölgesel barışın hangi siyasi akılla korunacağı ve uluslararası sistemin ne tür bir meşruiyet zeminine oturtulacağı sorularını beraberinde getirmektedir.
Biz ne savaşın diliyle teslim alınırız, ne de suskunluğun konforuna çekiliriz. Biz adaletten vazgeçmeden barışı savunuruz, diplomasiyi savunuruz. Biz zulmü görmezden gelmeden bölgesel istikrarı savunuruz. Temennimiz saldırıların bir an önce sona ermesi.Bölgedeki saldırılarda hayatını kaybedenlere Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar diliyorum. Çatışmaların gölgesinde endişe ve belirsizlik içinde yaşayan tüm halklara geçmiş olsun dileklerimi ifade ediyorum. Bundan sonra da hem ilkeli dış politika çizgisini hem de bölgesel barış yönündeki samimi gayretlerimizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Bu düşüncelerle biraz sonra gerçekleştireceğimiz kapalı oturumun ülkemiz, bölgemiz ve insanlık için hayırlara vesile olmasını diliyorum. Genel kurulumuzu saygıyla selamlıyorum."
Son dakika: Kuyumcukent'te uzun namlulu silahlarla 20 milyon liralık soygun
TBMM GENEL KURULU'NDA KAPALI OTURUMA GEÇİLDİ
Genel Kurul, TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş başkanlığında toplandı. TBMM Genel Kurulu, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarının ele alınacağı, hükümetin bilgilendirme yapacağı görüşmeler için kapalı oturuma geçti.
Kurtulmuş, Genel Kurulun açılışında yaptığı konuşmanın ardından, yürütmenin, ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarına ilişkin gündem dışı söz talebi olduğunu bildirdi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler'in gündem dışı konuşma yapmasını içeren talebi yerine getireceğini belirten Kurtulmuş, gündem dışı konuşmalarda her bir bakana 30'ar dakika, takip eden konuşmalarda siyasi parti gruplarına 20'şer dakika, grubu bulunmayan partilerden 2 milletvekiline de 5'er dakika söz verileceğini bildirdi.
Gündem dışı konuşmalara geçilmeden önce, AK Parti'nin, görüşmelerin kapalı yapılmasına ilişkin önergesi oylamaya sunuldu ve kabul edildi.
TBMM Başkanı Kurtulmuş, Genel Kurul Salonu'nda bulunabilecek üyeler dışındaki dinleyicilerin ve görevlilerin dışarıya çıkmaları gerektiğini ifade etti. Salonun boşaltılmasını isteyen Kurtulmuş, daha sonra hazırlıklar için birleşime ara verdi.
Kapalı oturuma geçildiği için yeminli stenograflar ile görevliler dışındakiler Genel Kurul Salonu'ndan çıkarıldı. TBMM'de Genel Kurul Salonu'na bitişik basın büroları ve kulisler de boşaltıldı.
Genel Kurul, aranın ardından kapalı oturuma geçti. Kapalı oturuma, AK Parti Grup Başkanı Abdullah Güler, AK Parti Genel Başkanvekili Efkan Ala ile DSP Genel Başkanı Önder Aksakal da katıldı.
İmamoğlu çıkar amaçlı suç örgütü davasında gerginlik! Aykut Erdoğdu aylık gelirini açıkladı